|
 Yayla Sahili ve Oturan Teyze
Bu yaz ailemiz için fırtınalı başladı, fırtına dindiğinde içimizdeki fırtına kabarmıştı. Rüzgarın ve dalgaların etkisiyle sersemlemiş yolcular gibi sığınacak sessiz bir liman aradık ve firuze 66 sesimize yetişti, bizi Yayla ile tanıştırdı ve sağolsun yoğun bir araştırma sonrası bize kalacak bir yer bulabildi. Oraya giderken yolculuk yapmak istediğimizden bile şüpheliydik, ama yerimiz ayrılmıştı, iyi ki de ayrılmış. Denize her girdiğimizde üzerimizdekileri suya bıraktık, sohbetlerle acımızı dindirdik, biz bu limanı çok sevdik, teşekkürler Firuze 66.
 Kuşbakışı Yayla Sahili
Yayla köyüne giderken Keşan’dan Çanakkale ayrımına oradan Çanakkale istikametinde Enez ayrımına giriliyor, bu yol ve gördüklerimiz Çanakkale ve çevresi yollarına benziyor. İrili ufaklı ayçiçek tarlalarına bakınarak yolumuza devam ettik. Ayçiçeklerinin bazıları genç dipdiri, bazıları ise olgunlaşmış, ağırbaşlı ve mağrur, başlarını öne eğmişler. Ayrımdan sanırım 20-30 km sonra sola doğru dikkatli bakmayanların çabucak kaçırabilecekleri Yayla oklarını gördükten sonra köye doğru yöneldik. Güzel meşeliklerin içinden geçip Yayla köyüne vardığımızda, bu kez sahile giden oku takip ettik. Yayla köyünün eski evlerinin toprak sıvaları ve belirgin bir biçimde fark edilen ocaklarından geçtik. Yayla sahiline inerken kuşbakışı deniz manzarası içimizi ferahlattı. İlerledikçe çok sayıda 2,5 3 kat üzerine yapılmış evleri, siteleri geçtik, içimiz betonlaşmaya sıkıldı.
 Sudan hiç çıkmayan Saroz Petek'i
Gittiğimiz gün hava, eskilerin ehram-ı buhur dediği cinsten bunaltıcı bir sıcaktı. Firuze 66’nın güleryüzü karşıladı bizi, bavulları atar atmaz denize gittik, deniz billur gibi ama herkes bizim gibi kendini atmış, haftasonu ve kumsal bir miktar kalabalıktı. Denize girer girmez o da ne, ayağım yandı, okkalı bir kestane bulmuşum, başparmağımın yanında altı tane Yayla hatırası… Şifası zeytinyağı dediler ama yapmadım, çoğunu vücudum kendi attı. Denizin giriş kısmında bir derinlik geçildiğinde ikinci kısım billur gibi daha soğuk ama nefis bir alan, ilk tırstık gitmeye, sonraki günlerde kurdu olduk bu bölgenin. Akşam buraları iyi bilen Yayla kurdu Firuze 66’nın önerisiyle dondurma yedik mmmm, galiba Yayla’yı daha çok sevdiğim dakikalar başlamıştı.
Yayla’nın gece yaşamı sınırlı, merkezde bulunan ve ortasında çok büyük meşe ağaçlı çaybahçesi en keyifli alandı, çaylar güzeldi ve hemen yanındaki park da. Gece yaşamının en traji komik boyutu bir marketin altında bulunan ve marketten çıkan anormal sesler sanılan diskosuydu, hiç gitmediğimiz ama her gece dinlediğimiz güzel müziklerin yayıldığı bir yer daha vardı, ama bütün bunlara ihtiyaç duymuyorduk istediğimiz şey yakınımızı kaybetme acısının biraz azalmasıydı. Bu nedenle dost sohbetler, Neco ile okey, Dicle, Barış, Büşra ve Petekle çevre gezintileri, günbatımını kovalama, o sırada meydana gelen gaz sızıntısı, bizim her geçen gün Yayla’ya daha ısınmamızı sağladı. Aybars ve Seruşla hareketlenen ev yaşantımız ve hep birlikte Erikli yolculuğumuz tatilimizi süsledi. Erikli’ye giderken yolda Danişment Köyü geçiliyor. Erikli Yayla’ya göre çok daha kalabalık ve gelişmiş ve aslında bana göre daha bozulmuş bir sahil kasabası. Belediye sanki Erikli’de daha bir çalışmış, her sokak daha oturmuş, Yayla’daki caddelerin üzerinde yükselen toz bulutları burada pek yok…
 Yayla'dan Günbatımı
Yayla’da ne yenir? Balık ucuz taze ve güzel, bir de köfte yapmayla uğraşmayıp Kardeşler Kasabı’ndan köfte gerçekten iyi bir seçim, sonra çarşıda bulunan İkizler Pizza’nın pizzaları gerçekten lezzetliydi, sonra dakika başı geçen arabacının Karpooooz sesiyle kavuştuğumuz karpuzlar, henüz kopmuşlar, taze kütür kütür ve lezzetliydiler. Denizde ise sürekli geçen taze simitler ve bu kez kibar bir satıcının sesleriyle yediğimiz Poooçeeeler de güzeldi. Gözünü sevdiğim Trakya… Yayla’nın en çok nesiydi güzel olanı dersek, denizi... Saroz Körfezi, soğuk ama billur gibi. Yüzdükçe yeniden doğduk ve yeniden gülmeye başladık. Dönüşte Enez’e gitmek ve oradaki tarihi eserleri görmek istedik olmadı, aklımızda, belki seneye kimbilir? Bu güzel deniz ve Yayla ve Firuze 66 bizi yeniden çağırabilir.
21:00 - 4/11/2009 - {5} -
 Hemen her gün evimizin yanına gelen koyunların neşeli çan sesleri ve bu seslere kaynaşan melemelerle güzel bir müzik başlar. Sürünün hareketi ile biçimlenen coşkulu çan sesleri, bulunan taze otla birlikte yavaşlar. Evimizin yanına gelen iki ayrı koyun sürüsü var, bir tanesinin çobanı kadın, kuzulara bağrışıyla bütün bu huzur dolu atmosferi mahveder, onları patakladığı olur, bir an önce susmasını dilerim.
Erhan ağabeyin sürüsü ise daha huzurludur, onun kendi iç huzuruyla paralel hareket ederler, çok güzel üç çoban köpeği sürüyü bekler ve herhangi bir tehlike gördüklerinde sürüyü kollayan güçlü havlamaları gökyüzüne yükselir. Bu sürünün köpeklerinin güçlü havlamaları orkestradaki baskın tonlardır. Genel olarak her iki sürünün koyunlarına bembeyazlar diyemeyeceğim ama bu koyunların sırtından geçinen bir sürü daha var. Kargalar…

Onlar koyunların tepesinde birerli ikişerli oturarak, sanırım koyunların sırtlarındaki keneleri afiyetle yerler. O sırada keskin sesleriyle telaşla birbirlerini çağırırlar. Orkestranın üçüncü sesi onların çıkardıkları sestir. Kargaların bazıları koyunların üzerine iş olsun diye konmuşlar izlenimi verirler ve etrafa bakınıp gruplar halinde gaklarlar. Ben onları dedikoducu kadınlara benzetirim.

Sonra gitme vakti geldiğinde koyunlar, bir ıslıkla toplaşır, dalgalanarak düz bir çizgi üzerinde seri halde hareket ederler. Bu güzel dalgalanmayla birlikte sesin şiddeti artmıştır. Giderek ses daha uzaktan duyulmaya başlar ve orkestra sahneyi terk eder.

Koyunların otladığı alanlar şimdilik var, yeni çekilen her telin ardından dikilen bir evle ne bu sesler ne de güzelliklerden eser kalmaz hale gelecek. Müzik susacak. Araba gürültüsü içinde yetişen torunlarımıza eskiden buraya koyunlar gelirdi bak şimdi diye başlayan masallar anlatacağız. Onlar ki bizim bu güzellikleri neden aktaramadığımızı hiç mi hiç anlayamayacak…
22:13 - 31/10/2009 - {4} -

Günbatımlarını izlemeyi ve fotoğraflamayı çok severim. Geçen gün yine bu güzel günbatımlarından birine bakarken kalemimden şunlar döküldü. Ben de bu dizeleri ve sevdiğim günbatımı fotoğraflarımı sizlerle paylaşmaya karar verdim.
Bütün Günbatımlarına Her günbatımında Ateşin suya kavuştuğu Gökyüzünün siyah perdesiyle son bulan O anları beklerim. Görünce Şair olmak, ressam olmak isterim. Sadece çocuk olurum. İçime renklerini, sıcaklığını, Bulutlarını, fırtınanı, yorgunluğunu çekerim. Yarın nasıl olacağını düşlerim. Başka ülkelerde nasıl veda ettiğini, Geçmişin gölgesinde duruşunu... Hergün sürekli değişen varlığını beklerim.

22:56 - 7/1/2009 - {2} -
Yeniden Bozcaada
Kısa tatilimizin son durağı Bozcaada’ydı. İstanbul’un en sıcak olduğu bu günlerde Ada’nın gece esen rüzgârını, buz gibi denizini düşünerek geriye dönük yazımı yazmak bana acı verse de yılmayıp yazacağım ve mini tatilimizi noktalayacağım. Akliman’da sakin kumsalda huzur içinde yüzdükten sonra Aleksandreas Troas’a bir merhaba deyip, birkaç fotoğraf alarak yolumuza devam ettik.
 Dikkatlice baktığımızda yolun ikiye böldüğü antik şehrin kalıntıları kıyıya kadar devam ediyordu. Yolun sol tarafında esas dolaşılan alan daha belirgin bir biçimde ortaya çıkmıştı, ama biz klasik kemerli görünümden fotoğraf almayı tercih ettik.

Arabayla durduğumuz noktada heybetli bir meşe ağacının gövdesine sığındık. Çevrede o kadar çok meşe ağacı var ki. Camı açtığımızda ağacın sesi duyulmaya başladı, rüzgârın sesini bu kadar yumuşatabilen başka bir ağaç var mı? Bozcaada'ya geçmek üzere feribot iskelesinde tam sıraya girmişken Ada’da bizim bankamızdan olup olmadığı sorusu aklımıza takıldı. Ziraat Bankası dışında hizmet alamayacağımızı görevliden öğrenir öğrenmez, Ezine’ye dönmek zorunda kaldık. Allahtan mesafe kısa aynı feribota yetişip karşıya geçebildik. Feribotta eski arkadaşlarımız ile karşılaştık ve Bozcaadaya adım atar atmaz onun sergisine katıldık. Ressam arkadaşımız Vahit Novrozov’un daha önce görmediğimiz suluboyalarını çok beğendik. Aynı açılışta Çanakkale’den tanıdığımız başka arkadaşlarla da karşılaştık. Bu karşılaşma bizi Bozcaada’da yeni açılan Kasaba adlı güzel bir atmosfere götürdü. Burada Reyhan’ın atölyesinden çıkma birbirinden güzel hediyelik eşyalarla karşılaştık. Bir de tatlı Bahar ile. Kıyıda var olan zengin hediyelik eşya reyonlarına, Reyhan’ın seramik üretimleri içeriği, alt yapısıyla önemli bir farklılık ve güzellik katmış gibi görünüyor. Aslında hepsini gözüme kestirdim ama bir kaçını alabildim. Onlarla bu güzel atmosferde bir araya gelmek güzeldi. Reyhan’ın seramikleri için bkz.www.reyhansanat.com
Bu yıl kalacağımız yer (Amfora Otel )Bozcaada’nın daha merkezinde. Konumu adanın hiç de gürültülü olmayan sıcak gece yaşamının içinde. Bu noktadan Bozcaada’ya hiç bakmamıştık. Üstelik hamurişlerini çok sevdiğimiz minik fırına da çok yakın. Otel ve sahipleri de Ada’nın atmosferi gibi sıcak. Burayı arkadaşlarımız önermişti, biz de seçimimizden dolayı çok mutlu ayrıldık.
Denize girmek için Habbeli plajını tercih ettik, plajın ana girişine değil her zamanki gibi en uç kısmına çöreklendik. Mavinin bütün tonlarının görülebildiği olağanüstü berrak su, insanın yenilenmesini sağlayan bir iksir gibi. Soğuk ama hiç fark etmiyor, işte Ada’nın büyüsü onun suyuna dalmakla başlıyor.

Bu yıl bir düğüne de şahit olduk, buranın gerçek sahiplerinin eğlencesi Trakya düğünlerinin eğlenceleri ile oldukça benzer özellikler gösteriyordu. Parkta kızımızın bir çanta dolusu minişini unuttuk ki az daha gezimiz kabusa dönüşecekti. Gün geçtikçe zenginleşen bu nadide koleksiyon, neyse hiç kimse tarafından fark edilmemiş ya da fark edilse bile alınmamıştı. Sonra Bozcaada'nın kalesine paralel sokaklarında dolaşmaya koyulduk, sürekli yukarı doğru çıktık, çıktık, nihayet en güzel manzaya ulaştık. Muhteşemdi. İnsan her gittiğinde yeni bir şey keşfedebiliyor.
Bozcaada’dan ayrılmak, tatilimizi bitirmek hiç istemiyoruz ama vakit geldi, gitmeden bu kez Kale’yi gezeceğiz. Bozcaada Kalesi’nin içinde su altı buluntularının sergilendiği bir müze var. Bu müzedeki anforalara bayıldık. Ayrıca korsanlara ve Osmanlı erkânına ait mezar taşları da oldukça ilgi çekiciydi. Bir de kaleyi dolaştıkça denizle ya da kentle bütünleşen güzellikleri elimizden geldiğince fotoğrafladık ama o an objektifimizin kirlendiğini fark etmedik. Bu kirlilik fotoğraflara hafif nostalji tadı vermiş.





Ada’dan çok temelli bir şey daha aldık, adı Kardinal. Bu bir üzüm türü. Ektik, acaba bakarsak bağ olur mu? Biz de şarapçı olur muyuz bilemem.
Ayrılırken geminin ardından giderek küçülen ada geride garip bir hüzün bıraksa da biliyorum ki ilk fırsatta yeniden Bozcaada. Hoşçakal tatil! Hoşçakal Bozcaada!

20:27 - 13/8/2008 - {3} -
Babakale'nin Büyüsü
Babakale’nin çarşı meydanına vardığımızda yenilenen cami dikkatimizi çekiyor. En son iki yaz önce gelmiştik. Her gelişimizde konakladığımız Ege Mar Pansiyonda yer bulup bulamayacağımızdan emin değiliz, şansımıza yer var, sezonun henüz açılmamış olmasının nimetleri. Bu pansiyonun işletmecilerini çok seviyoruz, kendimizi evimizde gibi hissettiğimiz bir yer. İçimde çadırdan kurtulmuş olmanın gizli bir huzuru var, kızım da aynı görüşte. Ev sahibesi kızımın tokasını (iki yıl önce geldiğimizde unuttuğumuz) saklamış. Birlikte tatlı bir sohbete tutuluyoruz. Birbirini özlemiş iki dost gibi. Sohbet sırasında gün ışıkları azalıyor, günbatımı vakti geldi, kaleden günbatımı şansımızı kaçırmamak gerek.

Babakale Meydanı
Babakale’nin 18. Yüzyıldan kalma kalesi bu kasabaya adını vermiş. Son zamanlarda yenileme geçirmiş kalenin ilginç bir hikâyesi var. Yöre korsanların baskınlarından oldukça şikâyetçiymiş. Devrin padişahı III. Ahmet’in bir sefer sonrasında fırtınaya tutulması ve Babakale’ye sığınmasıyla birlikte buranın kaderi de değişmiş. Padişah yöre halkının şikâyetini sonuçlandırmak üzere Vezir Kaptan Mustafa Paşa’yı buraya bir kale yapmakla görevlendirmiş. Buraya kale, cami ve çeşmenin yapılması 18. Yüzyıla tarihlenmektedir. Vakfiyesi bulunmayan tarihi hamamın da aynı yüzyıllarda yapıldığı muhtemeldir. (Bkz. www. babakale.com)
 Babakale
Babakale denmeden önce adı Hirz-ül Bahir (Tılsımlı Kale) olan kaleyi eğimli, kalın duvarlarından dolaşırken kalenin orta kısmının zemininde daha önceden var olan yapı kalıntıları izlenebiliyor. Buradan denizi ve Babakale’nin eski değirmenini, kasabayı izlemek oldukça farklı bir keyif. Kalenin denize bakan sur duvarlarının hemen önünde dar bir kara parçasında ve devam eden düzlükte Osmanlı döneminde ait mezar taşları var. Bu mezarlar kale ve deniz arasında müthiş bir görsellik sunuyorlar, aslında dünyanın en güzel yerlerinde sonsuzluğa bakıyorlar, Babakale’nin sınırsız ufkuna… Ruhları şad olsun.

Günbatımını burada beklemeye kararlıydık ancak limandaki çeşme aklımıza geliyor, bununla ilgili gravürü de kaldığımız pansiyonda görmüştük, çeşmeye iniyoruz. (Gravür için bkz. babakale.com) Günbatımı kalenin hemen dibindeki limandan gerçekleşti. Karşıdaki kayalık kızardı, bayraklarıyla küçük tekneler aynı kızıllığa büründü.
 Babakale Limanı'nda Tekneler

Hava kararmadan camiyi gezmek, hamamı bulup çekmek ve Babakale’nin eski taş döşeli sokakları ile evleri arasında gezmek istiyoruz. Bizi sokak arasında oturmuş güleryüzlü teyzeler karşılıyor, burada teyzeler turiste hizmet etme telaşında değil, yabancı olduğunuz fark ediliyor ve size köye gelmiş konuklar muammelesi yapılıyor. Babakale halkının çoğu balıkçılıkla geçimini sağlıyor, bir de zeytinlikler. Turizm Babakale’de gelişir ve buranın yeni sahipleri oluşursa, buranın sessiz huzur dolu kimliği değişir mi acaba? Keşke bazı yerler hiç değişmese!
 Babakale Camii
Önce cami avlusuna giriyoruz, burası güzel bir 18. yüzyıl yapısıydı. Ne yazık ki restorasyonda pek çok özelliğini yitirmiş. Camiden yukarı doğru ilerlediğimizde Babakale’nin kendine has taş evleri arasında geziyoruz, güzel kapılar, dar sokaklar ve hala asfaltlanmamış taş zeminler, Babakale’nin kedileri, mahalle arası yaşam, nihayet hamamı buluyoruz.


Hamam minicik ama çok özellikli buradan birkaç fotoğraf alıp Babakale’de yapılacak diğer güzel şeyin peşine düşüyoruz, boşalan midelerimizi balıkla doldurmak. Restoranın terasında Midilli Adası’nın yanıp sönen ışıklarına doğru oturuyoruz, tatlı bir esinti var.

 Ertesi gün güzel bir kahvaltının ardından Babakale’den ayrılıyoruz, acelemiz yok Ak Liman’da denize gireceğiz ve oradan Bozcaada’ya hareket edeceğiz.
14:34 - 31/7/2008 - {yok} -
|
Tanım
kültür sanat gezi
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
Kategoriler
Son Yazılar
- Geçmiş Tatilimiz I- Yayla (Keşan)
- DOĞANIN ORKESTRASI…
- BÜTÜN GÜNBATIMLARINA
- BOZCAADA
- BABAKALE
|